Erkal Ceyhan.
Özel Edebi Anlatı

İlmiklerin Hafifliği, Gecenin Ağırlığı

Bir havlu şort ve tişört takımın vaat ettiği özgürlük ile İstanbul burjuvazisinin katı zırhları arasında sıkışan bir adamın melankolik alacakaranlığı.

26 Mayıs 2026 30 Dakikalık Okuma Yazar: Erkal Ceyhan

Giriş: Gardırobun Karanlığında Sallanan Rüya

Cihangir’deki evimin, Boğaz’ın kurşunî sularına bakan o yüksek tavanlı, gıcırtılı parkeli salonunda oturmuş, yatağımın üzerine serilmiş duran o iki parça kumaşa bakıyordum. Kum rengi, hafifçe dökümlü, pamuklu havlu kumaştan biçilmiş bir şort ve yine aynı yumuşaklıkla dokunmuş, bisiklet yakalı havlu bir tişört. Odaya sızan ikindi güneşinin o tozlu, altın sarısı ışığı, kumaşın üzerindeki binlerce küçük pamuk ipliğinden bükülmüş halkaya, yani o incecik ilmiklere çarptıkça, takıma neredeyse can alıcı, evcil bir sıcaklık veriyordu. Onu daha üç gün önce Nişantaşı’nın arka sokaklarındaki o küçük, gösterişsiz butikten alırken, kendime yeni bir hayatın, daha doğrusu İstanbul’un o boğucu törenlerinden kaçıp sığınılabilecek samimi bir varoluşun sözünü vermiştim. Bu havlu takım, benim için sadece bir giysi değil; kasmayan, rol yapmayan, insanın kendi teniyle barıştığı o nadir anların somut bir vaadiydi.

Ancak saatler amansızca ilerliyor, odanın duvarındaki o eski sarkaçlı saatin tik-takları, Karaköy’deki o gösterişli, beton ve çelikten inşa edilmiş modern sanat galerisinde başlayacak olan akşam kokteylinin vaktini fısıldıyordu. İstanbul’un o kendine has, nemli ve ağır alacakaranlığı çökerken, kendimi bir kez daha o ezeli ve ebedi sorunun önünde bulmuştum: Ne giymeliydim? Yatağın üzerinde duran o havlu takım bana huzuru, çocukluğun o deniz kenarında geçen tasasız günlerini, tenimin rüzgarla doğrudan temas ettiği o filtresiz gerçekliği fısıldıyordu. Fakat biliyordum ki, o galerinin kapısından içeri bu şort ve tişörtle adım atmak, sadece bir giyim hatası değil, İstanbul burjuvazisinin o ince ince örülmüş, görünmez sınıfsal duvarlarına karşı yapılmış büyük bir saygısızlık, hatta bir tür toplumsal intihar olacaktı.

Orhan Pamuk’un romanlarında nesnelerin insan ruhunun en derin dehlizlerini nasıl açığa çıkardığını düşünürdüm hep. Masumiyet Müzesi’ndeki o tek tek biriktirilmiş eşyalar gibi, bu havlu takım da benim için biriktirilmiş, ertelenmiş bir hayatın müzesiydi sanki. Onu elime aldığımda hissettiğim o havlu dokusu, banyodan yeni çıkmış bir çocuğun temizliğini, annemin bana sardığı o sıcak, pürüzlü bezleri ve yazlık evlerin o rutubetli, tuzlu neşesini hatırlatıyordu. Şimdi ise bu masumiyet nesnesi, Karaköy’ün katı, mesafeli ve entelektüel kibirle donanmış o sergi salonunun kapısında durmuş, beni en zayıf yerimden, samimiyetimden sınıyordu.

1. Bölüm: Dokunmanın Hakikati ve Havlu Kumaşın Hafızası

İnsan teni, dünyanın en dürüst organıdır. Ona değen her şeyi, hiçbir toplumsal filtreye tabi tutmadan doğrudan ruhun merkezine iletir. Parmaklarımı o kum rengi havlu kumaşın üzerinde gezdirdim. Kumaşın pürüzlü ama bir o kadar da esnek yapısı, modern dünyanın bizi içine hapsettiği o jilet gibi ütülenmiş, sert kotonların, dik yakalı ketenlerin ve insanı sürekli dik durmaya zorlayan o resmi ceketlerin tam zıttıydı. Keten bir gömlek giydiğinizde, üzerinizde sürekli kırışacak bir zırh taşırsınız; her hareketinizde toplumsal bir denetim mekanizması devreye girer, düzgün durmanız, eğilip bükülmemeniz gerekir. Oysa bu havlu şort ve tişört, sizi olduğunuz gibi kabul etmeye hazırdı. Eğilmenize, yayılmanıza, rüzgarı doğrudan teninizde hissetmenize izin veriyordu.

Bu takım, benim için İstanbul’un o eski, ahşap yalılarının rutubetli rüzgarını taşıyordu. Hani o çocukken Büyükada’da, denizden çıktıktan sonra üzerimize geçirip akşama kadar çıkartmadığımız, tuz kokulu, pürüzlü havlular vardır ya; işte o havluların vaat ettiği o mutlak koruma hissi bu takımda gizliydi. O yıllarda kimse bizim şık olup olmadığımızla ilgilenmezdi. Varlığımız, tenimizin sıcaklığı ve sahilde koşarken çıkardığımız seslerden ibaretti. Nesneler henüz sınıfsal birer zırha, insanı diğerinden ayıran soğuk duvarlara dönüşmemişti. Havlu kumaş, o dönemin en demokratik, en insani dokusuydu. Zengin ya da fakir, denizden çıkan her çocuk aynı havluya sarınır, aynı pürüzlü sıcaklıkla kururdu.

Fakat şimdi, otuzlu yaşlarımın ortasında, Cihangir’deki bu loş odada, o çocukluk masumiyetinin ne kadar uzağına düştüğümü görüyordum. Gardırobumu açtığımda karşıma çıkan o koyu renkli takım elbiseler, ütülü gömlekler ve İtalyan kesim ceketler, beni korumak için değil, beni saklamak için tasarlanmış gibiydi. Onlar, İstanbul’un o acımasız, birbirini süzen, kimin ne giydiğine, hangi ayakkabıyı tercih ettiğine göre değer biçen o elit zümresinin ortak diliydi. Havlu şort ise bu dilde henüz kelime karşılığı olmayan, sessiz ve tehlikeli bir çığlıktı. O şık akşamda bu takımla boy göstermek, insanlara "Ben sizin kurallarınızı, sizin o yapay zarafet oyunlarınızı reddediyorum ve buraya sadece kendi çıplak samimiyetimle geliyorum" demekti. Ve bu, o insanların asla affetmeyeceği bir cüretti.

2. Bölüm: Karaköy’ün Beton Duvarları ve Sınıfsal Maskeler

Gözlerimi kapatıp kendimi birkaç saat sonra Karaköy’deki o eski antrepodan dönüştürülmüş galeride hayal ettim. Yüksek tavanlar, brüt beton duvarlar, loş ve endüstriyel aydınlatmalar... Duvarda asılı duran, ne idüğü belirsiz ama üzerine binlerce dolarlık etiketler yapıştırılmış o modern tablolar. Ve o tabloların önünde, ellerindeki şampanya kadehleriyle, adeta birer heykel gibi dikilen insanlar. Kadınlar, Nişantaşı’nın en pahalı kuaförlerinden çıkmış saçlarıyla, ipek elbiselerinin içinde adeta nefes almadan duruyorlar; erkekler ise terzinin elinden yeni çıkmış, o omuzları vatkalı, insanın göğsünü bir kafes gibi sıkıştıran ceketlerinin içinde, hafifçe öne eğilerek sanat üzerine, borsa üzerine ya da şehrin yeni yükselen semtleri üzerine konuşuyorlar.

İşte o kalabalığın tam ortasında, üzerinde o kum rengi havlu şortu ve bisiklet yaka havlu tişörtüyle Selim... Düşüncesi bile içimde tuhaf bir ürperti, bir tür sosyal panik yaratıyordu. İnsanların beni gördüklerinde yüzlerinde belirecek o anlık şaşkınlığı, ardından gelen o kibirli, süzücü bakışları ve en nihayetinde dudak kenarlarına yerleşecek o acıyan, dışlayan gülümsemeyi görebiliyordum. "Zavallı Selim," diye fısıldayacaklardı arkamdan, "galiba akıl sağlığını yitiriyor ya da burayı bir plaj partisi sanıyor." Kimse o kumaşın arkasındaki felsefi samimiyeti, o ilmiklerin vaat ettiği özgürlüğü anlamaya çalışmayacaktı. Onlar için giysi, insanın ruhunu örten bir örtü değil, onun toplumsal konumunu, banka hesabını ve ait olduğu kulübü ilan eden bir kartvizitti.

O akşamki davete katılacak olan o insanlar, aslında hayatları boyunca hiç kırışmamış ketenlerin, hiç lekelenmemiş ipeklerin arkasına saklanmışlardı. Tenlerinin nefes almasına izin vermeyen o lüks kumaşların içinde, kendi gerçekliklerinden de uzaklaşmışlardı. Onlar için şıklık, rahatsızlıkla doğru orantılıydı. Ne kadar rahatsız, ne kadar kaskatı ve ne kadar yapay duruyorsanız, o kadar şık, o kadar "seçkin" kabul ediliyordunuz. Havlu kumaş ise tam aksine, insanı gevşemeye, doğallığa ve bir parça hımbıllığa davet ediyordu. İşte bu yüzden, o insanların gözünde havlu takım, sadece spor ya da rüküş değil, aynı zamanda sınıfsal bir tehditti. Çünkü konfor, zırhlarından sıyrılma cesareti gösterenlerin harcıydı; o zırhlar olmasa, o insanların geriye neyi kalırdı ki?

3. Bölüm: Aynadaki Yabancı ve İki Hayatın Çatışması

Yataktan kalktım, ağır adımlarla banyoya yürüdüm ve o eski, kenarları pirinç süslemeli aynanın karşısına geçtim. Yüzümdeki çizgilerde, İstanbul’un o bitmek bilmeyen koşuşturmasının, her gün giymek zorunda kaldığım o maskelerin yorgunluğunu gördüm. Aynanın yanındaki askıda duran, İtalyan kumaşından dikilmiş, lacivert, jilet gibi ütülü takım elbiseme baktım. Yanında ise o kum rengi havlu takım duruyordu. İki farklı insan, iki farklı kader ve iki farklı İstanbul...

Lacivert takım elbiseyi giydiğimde, aynadaki adam anında ciddileşiyor, bakışları soğuyor, omuzları dikleşiyordu. O takım elbise bana güç, saygınlık ve o galerideki insanların arasına zahmetsizce karışma vizesi veriyordu. Ama aynı zamanda beni benden alıyordu. O kumaşın altında sıkışan tenim, bana yabancılaşıyordu. Öte yandan, havlu takımı üzerime geçirdiğimde, aynada bambaşka bir Selim görüyordum. Bakışları yumuşamış, yüzündeki o gergin çizgiler gevşemiş, sanki az önce Boğaz’ın serin sularından çıkmış da sahilde rüzgara karşı bir çay içiyormuş gibi duran bir adam. O adam dürüsttü, o adam huzurluydu. Ama o adam, Karaköy’ün o steril, soğuk ve yapay dünyasına ait değildi.

Orhan Pamuk’un karakterleri de hep böyle iki dünya arasında sıkışıp kalmazlar mıydı? Doğu ile Batı, geçmiş ile gelecek, kendi arzuları ile toplumun onlara biçtiği roller arasında... Ben de o an, o dar banyoda, sadece iki parça giysi arasında değil, iki farklı varoluş biçimi arasında kalmıştım. Bir yanda, toplumun beni alkışlayacağı ama ruhumu daraltacak o sınıfsal şıklık; diğer yanda ise beni özgürleştirecek ama beni o toplumun gözünde bir hiç kılacak olan o havlu şıklığı. Hangisini seçecektim? İnsan, sırf diğerleri onu beğensin, ona saygı duysun diye her akşam kendi tenine ihanet etmek zorunda mıydı?

4. Bölüm: İstanbul’un Alacakaranlığında Kararsızlık Sancıları

Pencereyi açtım. Dışarıdan, Cihangir’in o dar sokaklarından geçen arabaların sesleri, uzaktan uzağa Boğaz’dan geçen şileplerin o kalın, derinden gelen düdük sesleri odaya doldu. İstanbul, mayıs ayının o sıcak ve nemli akşamına teslim oluyordu. Hava o kadar ağırdı ki, üzerimdeki ince tişört bile tenime yapışıyordu. Bu havada, o kalın astarlı ceketleri giyip, boğazımı sıkan o yakaları iliklemek tam anlamıyla bir işkenceydi. Havlu takım ise tam bu hava için yaratılmıştı; teri emen, tene nefes aldıran, o yapış yapış İstanbul sıcağında insanı adeta bir esintiyle sarmalayan o mucizevi doku...

Ama hayır, içimdeki o korkak, o toplumsal kabule muhtaç ses bir türlü susmuyordu. "Yapamazsın Selim," diyordu o ses, "oraya o şortla gidemezsin. İnsanlar seninle dalga geçer. Yarın dedikodun yapılır. İş ilişkilerin, o özenle kurduğun o saygın imajın bir gecede yerle bir olur." Ne kadar acıydı. İnsanın kendi konforunu, kendi teninin sağlığını ve huzurunu, hiç tanımadığı ya da aslında hiç sevmediği insanların hakkındaki düşüncelerine kurban etmesi... Küçüklüğümüzden beri bize öğretilen o "başkaları ne der" hapishanesinin duvarları, bu sıcak mayıs akşamında Cihangir’deki odamda, o havlu şortun üzerinde bir kez daha yükseliyordu.

Telefonum masanın üzerinde titredi. Galeriden bir arkadaşımdı arayan. "Selim, çıkıyor musun? Herkes gelmeye başladı, çok şık bir kalabalık var, kaçırma," diyordu sabırsız bir sesle. "Çok şık bir kalabalık..." Bu kelime grubu, içimdeki o melankoliyi daha da derinleştirdi. O şıklığın arkasındaki o muazzam boşluğu, o jilet gibi kıyafetlerin altına gizlenmiş o mutsuz bedenleri çok iyi biliyordum. Hepsi oraya, birbirlerini etkilemek, birbirlerine ne kadar üstün olduklarını göstermek için gelmişlerdi. Ve ben de, o lacivert takım elbiseyi giyerek o tiyatronun bir parçası olmaya davet ediliyordum.

Sonuç: Kendi Teninde Sürgün Kalmayı Seçmek

Sonunda kararımı verdim. Ama bu karar, ne o cesur isyanı ne de o mutlak teslimiyeti içeriyordu. Yatağın üzerindeki o kum rengi havlu takımı aldım, özenle katladım ve gardırobumun en derin, en karanlık köşesine, o çocukluk hatıralarımın, eski fotoğraflarımın durduğu o çekmeceye yerleştirdim. Üzerime ise, o hiç istemediğim, o tenimi sıkan, beni bir yabancıya dönüştüren lacivert takım elbiseyi geçirdim. Aynaya son bir kez baktım. Karşımda, İstanbul’un o şık, o başarılı ama ruhu yavaş yavaş kuruyan adamlarından biri duruyordu. Maskem tamamdı, zırhım kuşanmıştı.

Kapıdan çıkarken, o havlu takımın gardırobun karanlığındaki sessizliğini hissettim. O takım orada, yaşanamamış bir hayatın, ertelenmiş bir özgürlüğün anıtı olarak kalacaktı. Belki bir gün, İstanbul’un o yapay törenlerinden, o acımasız sınıfsal oyunlarından tamamen kaçıp kurtulma cesaretini gösterdiğimde, o çekmeceyi yeniden açacak ve o kum rengi ilmikleri tenimle buluşturacaktım. Ama o gün, bugün değildi. Bugün, bir kez daha, başkalarının gözündeki o yapay şıklığı, kendi tenimin sessiz ve huzurlu hakikatine tercih etmiştim.

Karaköy’ün loş sokaklarına doğru yürürken, Boğaz’dan esen o ılık mayıs rüzgarı, ceketimin sert kumaşına çarpıp geri dönüyordu. Tenim o rüzgarı hissedemiyordu bile. İçimde incecik, tarifi imkansız bir hüzün vardı. Tıpkı Orhan Pamuk’un romanlarının sonunda şehre çöken o huzurlu ama kapkara hüzün gibi... Ben o akşam, o galeride çok şık görünecektim, herkes beni tebrik edecekti. Ama ben, kendi tenimde bir sürgün olarak kalmayı seçtiğimi, o gardırobun karanlığında bıraktığım o havlu takımın yumuşaklığında her saniye biraz daha hissedecektim.